Zorunlu Pay Alım Teklifi, Satma Hakkı ve Ortaklıktan Çıkarma Mekanizmaları
Giriş
Halka açık ortaklıklarda yönetim kontrolünün el değiştirmesi, yalnızca şirketin pay sahipliği yapısında meydana gelen niceliksel bir değişim olarak değil; azınlık pay sahiplerinin mülkiyet hakkı, yatırım beklentileri ve ortaklıktaki hukuki konumu bakımından da önemli sonuçlar doğuran niteliksel bir dönüşüm olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle modern sermaye piyasası hukukunda, kontrol değişiklikleri yatırımcıların korunmasını amaçlayan zorunlu mekanizmalarla dengelenmektedir.
Türk sermaye piyasası hukukunda bu denge, Sermaye Piyasası Kurulu (“SPK”) tarafından yayımlanan Pay Alım Teklifi Tebliği (II-26.1) ile Ortaklıktan Çıkarma ve Satma Hakları Tebliği (II-27.3) aracılığıyla sağlanmaktadır. İşbu çalışmada, zorunlu pay alım teklifi, satma hakkı ve ortaklıktan çıkarma hakkı; SPK kararları, doktrin görüşleri ve yargı içtihatları ışığında ele alınmaktadır.
Zorunlu Pay Alım Teklifi Kavramı ve Amacı
Zorunlu pay alım teklifi, halka açık bir ortaklıkta yönetim kontrolünü doğrudan veya dolaylı olarak ele geçiren kişinin ya da birlikte hareket ettiği kişilerin, diğer pay sahiplerine paylarını belirlenen bedel üzerinden satın almayı teklif etme yükümlülüğüdür. II-26.1 sayılı Tebliğ uyarınca bu yükümlülük, kontrol değişikliği sonucunda azınlık pay sahiplerinin iradeleri dışında yeni bir hâkimiyet yapısına tabi olmalarını dengelemeyi amaçlayan emredici nitelikte bir düzenlemedir.
Doktrinde hâkim görüş, zorunlu pay alım teklifinin pay sahipleri bakımından bir satış zorunluluğu doğurmadığı; aksine, azınlık pay sahiplerine tanınmış bir seçimlik hak niteliği taşıdığı yönündedir. Bu görüşe göre, zorunlu pay alım teklifinin mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale teşkil etmemesi gerektiği savunulmaktadır.[1]
Zorunlu Pay Alım Teklifinin Hukuki Niteliği
Zorunlu pay alım teklifi, klasik anlamda bir sözleşme serbestisi ürünü olmayıp; kamu hukuku ağırlıklı bir yükümlülük olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle teklif, teklif eden açısından kaçınılmaz bir yükümlülük; pay sahipleri açısından ise kullanılabilecek bir haktır.
II-26.1 sayılı Tebliğ’in 5/3 maddesinde “pay alım teklifine karşılık veren pay sahipleri” ifadesinin kullanılması, pay sahipleri bakımından herhangi bir icbar unsurunun bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca Tebliğ’in 11/6 maddesi uyarınca, zorunlu pay alım teklifinin herhangi bir koşula bağlanması da açıkça yasaklanmıştır.
Yönetim Kontrolü Kavramı ve SPK’nın Ekonomik Gerçeklik Yaklaşımı
Yönetim kontrolü, kural olarak oy haklarının çoğunluğunun elde edilmesi veya yönetim kurulunun çoğunluğunu belirleme imkânının kazanılması suretiyle ortaya çıkar. Ancak uygulamada imtiyazlı paylar, pay sahipleri sözleşmeleri, dolaylı pay sahipliği yapıları ve grup şirketleri arasındaki ilişkiler, kontrol değerlendirmesini oldukça karmaşık hâle getirmektedir.
SPK, yerleşik uygulamasında kontrol değerlendirmesi yaparken işlemin hukuki formundan ziyade ekonomik gerçekliği esas almakta; fiilen yönetim üzerinde belirleyici etki sağlayan yapıların varlığını dikkate almaktadır. Bu yaklaşım, SPK’nın çeşitli ilke kararları ve bültenlerinde açıkça görülmektedir.[2] Doktrinde de ekonomik gerçeklik yaklaşımının özellikle dolaylı kontrol değişikliklerinde yatırımcı korunması bakımından vazgeçilmez olduğunu vurgulanmaktadır.[3]
Zorunlu Pay Alım Teklifi ve Halka Kapatma Ayrımı
Uygulamada zorunlu pay alım teklifi ile halka kapatma kavramları sıklıkla birbirine karıştırılmaktadır. Oysa zorunlu pay alım teklifi, pay sahiplerine ortaklıktan çıkma imkânı tanıyan bir koruma mekanizması iken; halka kapatma, ortaklığın pay sahipliği yapısının tamamen hâkim ortak lehine konsolide edilmesini hedefleyen daha ileri bir aşamayı ifade eder.
Bu ileri aşamada, Ortaklıktan Çıkarma ve Satma Hakları Tebliği (II-27.3) uygulama alanı bulmaktadır.
Satma Hakkı ve Ortaklıktan Çıkarma
II-27.3 sayılı Tebliğ uyarınca, bir pay sahibinin doğrudan veya dolaylı olarak sahip olduğu oy haklarının %98’e ulaşması hâlinde, ilgili pay sahibi hâkim ortak sıfatını kazanır. Bu eşik, Avrupa Birliği hukukundaki squeeze-out düzenlemeleriyle paralellik arz etmektedir.
Bu aşamadan itibaren, azınlık pay sahipleri açısından satma hakkı; hâkim ortak açısından ise ortaklıktan çıkarma hakkı doğar. Satma hakkının kullanımı, değerleme raporu hazırlanması, hak düşürücü süreler ve bedelin ödenmesine ilişkin sıkı usul kurallarına bağlanmıştır. Doktrinde de, satma hakkının özellikle mülkiyet hakkı ve adil bedel ilkesi bağlamında yorumlanması gerektiğini ifade edilmektedir.[4]
Yargı Kararları Işığında Değerlendirme
Yargıtay içtihatlarında, zorunlu pay alım teklifi ve ortaklıktan çıkarma mekanizmalarına ilişkin uyuşmazlıkların sınırlı olmakla birlikte, mülkiyet hakkının korunması ve dürüstlük kuralı çerçevesinde değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, azınlık pay sahiplerinin haklarının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmaması gerektiğini özelikle vurgulamaktadır.[5]
Sonuç
Zorunlu pay alım teklifi, satma hakkı ve ortaklıktan çıkarma mekanizmaları, halka açık ortaklıklarda yönetim kontrolünün el değiştirmesi hâlinde ortaya çıkan menfaat çatışmalarını dengelemeyi amaçlayan, yatırımcı koruması odaklı bütüncül bir sistemin parçalarıdır. Bu sistem, bir yandan şirket kontrolünü ele geçiren pay sahibine ortaklık yapısını rasyonel ve öngörülebilir biçimde yeniden yapılandırma imkânı tanırken; diğer yandan azınlık pay sahiplerinin mülkiyet hakkının, yatırım beklentilerinin ve ekonomik menfaatlerinin korunmasını hedeflemektedir.
Zorunlu pay alım teklifi, azınlık pay sahiplerine ortaklıktan çıkma konusunda serbest bir tercih alanı sunmakta; bu yönüyle mülkiyet hakkına doğrudan bir müdahale teşkil etmemektedir. Buna karşılık, satma ve ortaklıktan çıkarma haklarının gündeme geldiği %98 eşiği sonrasında, mülkiyet hakkına yönelik müdahale daha belirgin hâle gelmektedir. Bu nedenle özellikle ortaklıktan çıkarma mekanizmasının uygulanmasında, adil bedelin tespiti, şeffaf değerleme süreçleri ve usule sıkı bağlılık ilkeleri belirleyici önem taşımaktadır.
SPK’nın yerleşik uygulamasında benimsediği ekonomik gerçeklik yaklaşımı, kontrol değişikliklerinin dolanılmasını engelleyen ve Tebliğ hükümlerinin etkinliğini artıran önemli bir araçtır. Bununla birlikte, bu yaklaşımın öngörülebilirlik ilkesini zedelememesi için, ilke kararları ve uygulama örnekleriyle desteklenmesi gerekmektedir. Doktrinde de vurgulandığı üzere, özellikle dolaylı kontrol değişikliklerinde yapılacak değerlendirmelerde, yatırımcı korunması ile hukuki güvenlik arasında hassas bir denge gözetilmelidir.
Sonuç olarak, zorunlu pay alım teklifi ile satma ve ortaklıktan çıkarma mekanizmaları, Türk sermaye piyasası hukukunda kontrol değişikliklerine ilişkin çağdaş ve AB hukuku ile uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Ancak bu mekanizmaların sağlıklı işlemesi, yalnızca normatif düzenlemelere değil; SPK uygulamasının tutarlılığına, değerleme süreçlerinin objektifliğine ve yargısal denetimin etkinliğine de bağlıdır. Bu çerçevede gerek uygulayıcıların gerekse akademinin katkılarıyla söz konusu kurumların sürekli olarak değerlendirilmesi ve geliştirilmesi, sermaye piyasalarının güven ve istikrar içinde işleyebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
- Emek Toraman Çolgar, Zorunlu Pay Alım Teklifi ve Azınlık Pay Sahiplerinin Korunması, İstanbul, 2021, s. 45 vd
- SPK’nın 14.02.2019 tarihli ve 2019/6 sayılı Bülteni; SPK İlke Kararları
- Emek Toraman Çolgar, Sermaye Piyasası Hukukunda Kontrol Kavramı, Prof. Dr. Ünal Tekinalp’e Armağan, 2022, s. 312 vd.
- Emek Toraman Çolgar, Ortaklıktan Çıkarma ve Satma Hakları, Banka ve Ticaret Hukuku Dergisi, C. XXXVIII, S. 2, 2020, s. 67 vd.
- Yargıtay 11. HD, E.2019/3456, K.2020/2874, T. 15.06.2020
Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.