Yargıtay Kararları Işığında Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğunun İncelenmesi
Giriş
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (“TTK”) m. 365 uyarınca, bir anonim şirketin idaresi ve temsilinden sorumlu organı olan yönetim kurulunun her bir üyesi, kanundan ve esas sözleşmeden doğan görevlerini, kanun ve esas sözleşmede belirlenen sınırlar ve esaslar çerçevesinde yerine getirmekle yükümlü olup aksi takdirde, kusurları ile sebebiyet verdikleri zararlardan sorumlu tutulabileceklerdir. Bu hukuk postası makalesinde Yargıtay kararları ışığında yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu; öncelikle yerine getirmeleri gerekli yükümlülükler ve akabinde, bunları yerine getirmemeleri durumunda, sorumluluklarına başvurulabilmesi için aranan diğer şartlar ele alınmak üzere, dikkate değer bazı yönleri ile incelenir.
Yönetim Kurulu Üyelerinin Yerine Getirmesi Gerekli Yükümlülükler
TTK m. 369’da yönetim kurulu üyelerinin şirketteki görevlerini “tedbirli bir yöneticinin özeniyle” ifa etmekle ve dürüstlük kuralı çerçevesinde şirketin menfaatini gözetmekle yükümlü oldukları belirtilir. Yönetim kurulu üyelerinin, görevlerini “tedbirli bir yöneticinin özeniyle” ifa etmelerine dair ifade ile tabi oldukları özen yükümlülüğü; dürüstlük kuralına uygun olarak şirketin menfaatini gözetmeleri gerekliliğine dair ifade ile tabi oldukları bağlılık (sadakat) yükümlülüğü düzenlenir.
Bunlardan özen yükümlülüğü, bir yandan kanun ile yönetim kurulu üyelerinin uymakla yükümlü kılındığı bağımsız bir borcu teşkil ederken; diğer bir yandan, yönetim kurulu üyelerinin görevleri kapsamında gerçekleştirdikleri işlem ve eylemlerinde kusurlu olup olmadıklarını saptamaya yarayan bir ölçüt işlevi de görür.[1] Diğer bir ifadeyle, bir görevini ifa ederken, TTK madde 369’a uygun olarak kendisinden beklenen özeni gösteren bir yönetim kurulu üyesi, kanundan doğan bağımsız bir borcunu ifa etmekte olduğu gibi; aynı zamanda, söz konusu görevini ifa ederken gerçekleştirdiği iş veya eylemlere ilişkin daha sonra kendisine kusur atfedilmesinin de önüne geçebilecektir.
Bu noktada, yönetim kurulu üyesinin işlem ve eylemlerinde özen yükümlülüğünü yerine getirmiş addedilmesi için esas alınacak özen ölçütü önem arz eder. TTK m. 369’un gerekçesinde, madde içerisinde geçen “tedbirli bir yöneticinin özeni” ifadesi, “tedbirli yönetici ölçüsü” olarak ifade edilmek suretiyle şu şekilde açıklanır: “Tedbirli yönetici ölçüsü, yönetim kurulu üyesinin kurumsal yönetim ilkelerine uygun olarak “iş adamı kararı (business judgement rule)” verebileceğini kabul eder ve riskin bundan doğduğu hallerde üyenin sorumlu tutulmaması esasına dayanır. Genel kabul gören kural uyarınca, duruma uygun araştırmalar yapılıp ilgililerden bilgiler alınıp yönetim kurulunda karar verilmişse, gelişmeler tamamen aksi yönde olup şirket zarar etmiş olsa bile özensizlikten söz edilemez.” [2]
TTK m. 369 gerekçesinden; bir yönetim kurulu üyesinin, görev ve yetki sınırları içerisinde olan bir işlem veya eylemi, o günün koşullarında mevcut olan makul, bilimsel ve somut veriler ışığında ve bunlara uygun şekilde, şirketin menfaatini gözeterek gerçekleştirmiş olması durumunda, özen yükümlülüğünü yerine getirmiş addedilebileceği anlaşılır. Bu kapsamdaki değerlendirmelerde, gerekçe metninde belirtilen genel anlayışın esas alınması gerektiği anlaşılsa da her bir somut olayın özelliklerine göre farklı değerlendirme yapılabileceği belirtilmelidir.
TTK m. 369’da yukarıda belirtildiği üzere, yönetim kurulu üyelerinin bağlılık (sadakat) yükümlülüğü de düzenlenir. TTK m. 369 uyarınca, yönetim kurulu üyelerinin işlem ve eylemlerinde dürüstlük kuralına uygun olarak şirket menfaatlerini gözetmeleri gerektiği ifade edilir ve bu suretle bağlılık (sadakat) yükümlülüğünün genel çerçevesi ortaya konulur.
Yönetim kurulu üyelerinin diğer yükümlülükleri arasında bulunan ve TTK m. 393’te düzenlenen “Müzakerelere Katılma Yasağı”, TTK m. 395’te düzenlenen “Şirketle İşlem Yapma, Şirkete Borçlanma Yasağı” ile TTK m. 396’da düzenlenen “Rekabet Yasağı” ise, bağlılık (sadakat) yükümlülüğünün özel uygulama halleri olarak nitelendirilebilir.
TTK m. 393’te düzenlenen görüşmelere katılma yasağı uyarınca; bir üyenin, kendisinin veya alt ve üst soylarından birinin veya eşinin yahut üçüncü derece de dahil kan ve kayın hısımlarından birinin, kişisel ve şirket dışı menfaatiyle, şirketin menfaatin çatışması durumunda, yasağın kapsamına giren hususun görüşüleceği toplantılara katılmaması gerekir. Bununla beraber; belirtilen kapsamda bir menfaat çatışmasının ve bu yasağa aykırı hareket eden üyenin bilinmesine rağmen, bu üyenin toplantıya katılmasına itiraz etmeyen veya katılması yönünde karar alan üyeler, şirketin bu sebeple uğradığı zararları tazminle yükümlü tutulabilir.
Bağlılık (sadakat) yükümlülüğünün bir diğer görünümü olan şirketle işlem yapma yasağına istinaden; yönetim kurulu üyeleri, genel kuruldan izin almaksızın kendileri veya başkası adına şirketle işlem yapamaz. Şirketle işlem yapma yasağının şirket esas sözleşmesine konulacak bir hükümle kaldırılması mümkün olup bu itibarla, bu yasağın genel kurul tarafından her bir somut olay özelinde verilebilecek izinle değil, tüm üyeler için ve her durumda geçerli olacak şekilde bertaraf edilmesi mümkündür.[3] Bununla beraber, TTK m. 395/2 uyarınca, pay sahibi olmayan üyelerin ve onların pay sahibi olmayan yakınlarının, şirkete nakit borçlanmaları yasak olup bu çerçevede, şirketin, bu kişiler için kefalet, garanti veya teminat vermesi veya bu kişilerin borçlarını devralması mümkün değildir. TTK m. 396’da düzenlenen rekabet yasağı çerçevesinde ise; yönetim kurulu üyelerinin, genel kurulun iznini almaksızın, şirketin işletme konusuna giren ticari iş türünden bir işlemi kendi veya başkası adına yapamayacağı ve/veya aynı tür ticari işlerle uğraşan bir şirkete sınırlı sorumluluğu haiz ortak sıfatıyla giremeyeceği öngörülür.
TTK’da doğrudan düzenlenmemekle beraber; yönetim kurulu üyeleri, bağlılık (sadakat) yükümlülüğünün özel bir görünümü olarak, sır saklama yükümlülüğüne de tabidir. Nitekim yönetim kurulu üyelerinin, kanun ve esas sözleşme sınırları içerisinde olmak üzere, şirketin yürütümü ve temsili yönünden haiz oldukları yetkiler ve bu kapsamda şirkete dair en geniş yelpazede bilgi edinme imkanları göz önüne alındığında, sır saklama yükümlülüğüne tabi oldukları anlaşılır.
Ayrıca, yönetim kurulu üyeleri, TTK m. 357 uyarınca, tüm işlem ve eylemlerinde eşit işlem ilkesini gözetmek zorunda olup bu hukuk postası makalesinin ikinci bölümünde açıklanan tüm şartların mevcudiyeti halinde, bu ilkeye aykırılık halinde de sorumluluklarına başvurulabilir.
Yukarıda genel hatları ile belirtilenler yanında; belgelerin ve beyanların kanuna aykırı olması (TTK m. 549), sermaye hakkında yanlış beyanlar ve ödeme yetersizliğinin bilinmesi (TTK m. 550), değer biçilmesinde yolsuzluk (TTK m. 551) ile halktan para toplanmasından (TTK m. 552) doğan özel sorumluluk halleri de TTK’da yönetim kurulu üyelerine yönelik olarak öngörülen diğer yükümlülüklerdir. TTK’da düzenlenen ve yukarıda belirtilenler yanında, kanuna aykırılık teşkil etmemek kaydıyla, şirketlerin esas sözleşmelerinde de yönetim kurulu üyelerine yönelik olarak ek yükümlülüklerin öngörülmesi mümkündür.
Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğunun Doğması İçin Aranan Şartlar
TTK m. 553/1 uyarınca, yönetim kurulu üyeleri, kanundan veya esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, kusurları ile ihlal ederse; şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına karşı bu sebeple verdikleri zararlardan sorumludur. Bu kapsamda, tüm şartların sağlanması halinde, maddede belirtilen tarafların yönetim kurulu üyeleri aleyhine sorumluluk davası ikame edebilecekleri anlaşılır.
TTK m. 555’te ise, şirket ve her bir pay sahibinin, şirketin uğradığı zararın tazminini, tazminatın şirkete ödenmesi kaydıyla, isteyebileceği düzenlenir. Öyleyse, şirket, pay sahipleri ve şirket alacaklıları, şirketin uğramadığı ve fakat doğrudan kendilerinin uğradığı zararların (örneğin; sermaye artırımında pay sahibinin rüçhan hakkını kullanmasının engellenmesi vb.) tazmini için, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna başvurabileceği gibi; bu kişilerden, şirket ve pay sahipleri, şirketin doğrudan uğradığı zararların tazmini için de sorumluluk davası ikame edebilir. Bu kapsamda Türk hukukundaki, kişinin doğrudan kendisine yöneltilmeyen eylemden dolayı uğradığı zararın tazminini talep edememesine dair genel kuralın[4] aksi, TTK m. 555 çerçevesinde uygulanma imkânı bulur. Belirtmek gerekir ki; TTK m. 556/1 uyarınca, şirket alacaklıları için bu imkân ancak şirketin iflası halinde söz konusu olur. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 09.06.2016 tarihli 2015/14405 E. 2016/6410K. sayılı kararına konu olayda; şirketin pay sahipleri olan davacılar, bir kısmı nakdi sermaye taahhüdü yolu ile yapılan sermaye artırımında, yönetim kurulu üyelerinin, artırılan meblağın bakiye kısmının 15 gün içinde ödenmesi için kendilerine hukuka aykırı olarak kısıtlı bir süre tanıdığını, bu sebeple zarara uğradıklarını ileri sürerek zararlarının tazminini talep etmiştir. İlk derece mahkemesi, TTK m. 555/1’e istinaden davacıların, ancak hükmedilecek meblağın şirkete ödenmesi talebi ile dava açabileceklerini belirerek davanın reddine karar vermiş ise de Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, belirtilen durumda doğan zararın, şayet doğmuş ise, doğrudan zarar niteliğinde olabileceğine ve bunun incelenmesi gerektiğine hükmetmiştir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 25.02.2021 tarihli 2019/2317E. 2021/1708K. sayılı bir diğer kararında, şirket alacaklılarının, şirketin zararından müstakil olarak gördükleri zararların bulunabileceği ve bu halde, şirketin zarar görüp görmemesinin bir önemi haiz olmadığı ve bu dava türünde, alacaklıların, tazminatın kendilerine ödenmesini talep edebilecekleri belirtilmiştir.
Yönetim kurulu üyelerine karşı sorumluluk davası ikame edilebilmesi için, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’ndaki genel esaslar çerçevesinde; hukuka aykırı bir eylemin, kusurun, zararın ve illiyet bağının mevcudiyeti aranır. Öncelikle, zararın varlığına dair açıklamalarımızın yukarıdaki gibi olduğunu belirtmek isteriz. TTK m. 553/1’de ise, sorumluluğun doğması için aranan bir diğer şart, kusura ilişkin olarak; yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarının doğması için, tabi oldukları yükümlülüğü kusurları ile ihlal etmiş olmalarının aranacağı düzenlenir. Bu kapsamda yönetim kurulu üyelerine yönelik sorumluluk rejimi, kusur sorumluluğu olup davayı ikame eden taraf her kim ise, yönetim kurulu üyesinin kusurunu ispatlamakla mükelleftir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi’nin 06.02.2019 tarihli 2016/2905E. 2019/310K. sayılı kararına konu olayda; davacı, vergi beyannamelerinin verilmemesinde davalı yönetim kurulu üyelerinin kusurlarının bulunduğu iddia ederek yönetim kurulu üyelerine karşı sorumluluk davası ikame etmiş ise de yönetim kurulu üyelerinin kusurunun bulunduğunu ispat edememiştir. Yargıtay 23. Hukuk Dairesi, TTK m.553/1’in ilk halinde yer alan ifadelere istinaden, yönetim kurulu üyelerinin kusurlarının bulunmadığını kendilerinin ispat etmekle yükümlü olduklarının anlaşıldığını ve fakat maddenin mevcut haline istinaden, kusurluluğun bir karine olmaktan çıkıp üyelerin kusurlarının bulunduğu davacı tarafından ispat edildikçe sorumlu olmayacaklarının düzenlendiğini ifade ederek ilk derece mahkemesinin davanın kabulüne yönelik kararını bozmuştur.
Sorumluluk davasının ikame edilebilmesi için, pek tabii hukuka aykırı bir işlem veya eylem ve bu işlem veya eylem ile zarar arasında illiyet bağının mevcudiyeti de aranır. Bu itibarla, yönetim kurulu üyelerinin, bu hukuk postası makalesinin ilk bölümde yer verilen yükümlülüklerini kusurları ile ihlal etmeleri ve bunun sonucunda bir zararın doğması halinde, bu zararın tazminine dair sorumlulukları doğabilir.
Diğer bir yandan; TTK m. 557 ile, birden çok yönetim kurulu üyesinin aynı zararı tazminle yükümlü olması halinde, her birinin kusuruna ve durumun gereklerine göre, kendisine kusur atfedilen ölçüde ve aynı şekilde kendilerine kusur atfedilebilen diğer yönetim kurulu üyeleri ile beraber müteselsil olarak zararın tazmininden sorumlu olacağı öngörülür. Bu itibarla, yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarında farklılaştırılmış teselsül ilkesinin uygulama alanı bulduğu anlaşılır.[5]
Sonuç
Son olarak, TTK m. 560 uyarınca, sorumlu olanlardan zararların tazmini isteme hakkı, davacının zararı ve sorumluyu öğrenme tarihinden itibaren 2 ve her halde zararı doğuran fiilin meydana geldiği tarihten itibaren 5 yıldır. Yönetim kurulu üyelerinin ilgili işlemine dair bir ibra kararının mevcudiyeti halinde bu kapsamda da ayrıca değerlendirme yapılması gerekli olup bu hukuk postası makalesinde ibra konusu ele alınmamıştır.
- Poroy, Reha/Tekinalp, Ünal/Çamoğlu, Ersin: Ortaklıklar Hukuku I, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2021, s. 420
- TTK madde 369 gerekçesi
- Poroy, Reha/Tekinalp, Ünal/Çamoğlu, Ersin: Ortaklıklar Hukuku I, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2021, s. 412
- Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu 06.07.2018 T. 2017/5E. 2018/7K.
- Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 01.06.2021 T. 2019/4815E. 2021/4664K.
Bu makalenin tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın bu makale kullanılamaz, çoğaltılamaz, kopyalanamaz, yayımlanamaz, dağıtılamaz veya başka bir suretle yayılamaz. Kaynak gösterilmeksizin veya Erdem & Erdem’in yazılı izni alınmaksızın oluşturulan içerikler takip edilmekte olup, hak ihlalinin tespiti halinde yasal yollara başvurulacaktır.